Turgut Gürer”in Termodinamik Yanılgıları

Bilim ve Ütopya dergisinin Nisan 2001 sayısında yayınlanan evrimci makalelerin biri, aynı zamanda Cumhuriyet Bilim Teknik (CBT) dergisinin yazarı olan Turgut Gürer”in “Yaşam Nedir” başlıklı yazısıydı. Turgut Gürer, daha önce CBT dergisinde dile getirdiği evrimci yanılgılar gibi, bu yazısında da önemli bilimsel gaflar ve mantık hataları sergiledi.

Turgut Gürer”in başlıca yanılgısı; evrimci ideologlar tarafından ortaya atılan “maddenin kendini örgütlemesi” kavramını büyük bir hevesle sahiplenip savunması, ancak bu kavramı geçersiz kılan bilimsel gerçekleri gözardı etmesi, veya bunlardan tümüyle habersiz olmasıdır.

Turgut Gürer”in yazısında Stephen Jay Gould, Richard Dawkins gibi evrimcilerin doğa tarihiyle ilgili farklı tezlerinden söz edilmekte, hatta bu arada evrimcilerin “Kambriyen Patlaması”nı açıklayamadıklarına dair itiraflar aktarılmaktadır. Turgut Gürer”in yazısının —ve dolayısıyla yanılgısının— temeli ise, yıllar önce Edwin Schrödinger tarafından ortaya atılan ve sonra da Stuart Kauffman tarafından savunulan “Evrim, Termodinamiğin İkinci Kanunu”yla çelişmez” iddiasıdır.

Termodinamiğin İkinci Kanunu

Fiziğin en temel kanunlarından birisi olan “Termodinamiğin İkinci Kanunu”, evrende kendi haline, doğal şartlara bırakılan tüm sistemlerin, zamanla doğru orantılı olarak düzensizliğe, dağınıklığa ve bozulmaya doğru gideceğini söyler. Canlı, cansız bütün herşey zaman içinde aşınır, bozulur, çürür, parçalanır ve dağılır. Bu, er ya da geç her varlığın karşılaşacağı mutlak sondur ve söz konusu kanuna göre bu kaçınılmaz sürecin geri dönüşü yoktur.

Termodinamiğin İkinci Kanunu (ya da diğer adıyla Entropi Kanunu), doğruluğu teorik ve deneysel olarak kesin biçimde kanıtlanmış bir kanundur. Öyle ki yüzyılımızın en büyük bilim adamı kabul edilen Albert Einstein, bu kanunu “bütün bilimlerin birinci kanunu” olarak tanımlamıştır.

Evrim teorisi ise, bütün evreni kapsayan bu temel fizik kanununu bütünüyle gözardı ederek ortaya atılmış bir iddiadır. Evrim, temelinde bu kanunla çelişen tam tersi bir mekanizma öne sürer. Evrime göre; dağınık, düzensiz, cansız atomlar ve moleküller, zamanla kendi kendilerine tesadüflerle biraraya gelerek düzenli ve planlı proteinleri, DNA, RNA gibi son derece kompleks moleküler yapıları, ardından da çok daha ileri düzenlere, organizasyonlara ve tasarımlara sahip milyonlarca canlı türünü ortaya çıkarmışlardır. Evrime göre, her aşamada daha planlı, daha düzenli, daha kompleks ve daha organize bir yapıya doğru ilerleyen bu hayali süreç, Entropi Kanunu’nun ortaya koyduğu gerçeklere bütünüyle aykırıdır. Bu nedenle evrim gibi bir sürecin, en başından en sonuna kadar varsayılan hiçbir aşamasının gerçekleşmesi mümkün değildir.

Açık Sistem Tartışmasının Özü

İşte evrimciler, bu çıkmazı bir şekilde aşabilmek için çeşitli teorik arayışlara girmişlerdir. Turgut Gürer”in yazısının temel konusu olan “maddenin kendini örgütlemesi” kavramı da bu arayışların bir sonucudur.

Bu konudaki evrimci arayışların kökeni, “açık sistem” kavramıdır. Termodinamik anlamda bir sistem ya kapalı (dışarıdan herhangi bir enerji almayan) ya da açık (dışarıdan enerji alan) bir yapıda olabilir. Kapalı bir sistemin zaman içinde düzensizliğe doğru gittiği konusunda bir tartışma yoktur. Ancak evrimciler, açık sistemlerde “enerji girişi” sayesinde kimi zaman organize bir yapıya doğru bir gidiş olabildiğini ileri sürmüşlerdir. Dünya da Güneş”ten enerji alan bir “açık sistem” olduğu için, bu şekilde evrime bir kapı aralayabileceklerini sanmışlardır.

Peki açık sistemde ne olmaktadır? Evrimcilerin bu konuda verdikleri klasik örnekler, dağınık bir evin, evin hanımı tarafından organize edilmesi gibi komik benzetmelerdir. Bu örnekte, eve bir “enerji girişi” (yani ev hanımının kol gücü) olduğunu ve böylece organizasyon artışı olduğunu söylemektedirler. Oysa önemli olan nokta, bu “enerjinin” bilinçli bir enerji olmasıdır (yani ev hanımı akıllı bir varlık olarak, bilinçli bir düzenleme yapmıştır.) Eğer eve bilinçli olmayan bir enerji girişi olsaydı (örneğin eve bir fırtına isabet etse veya su baskını olsaydı) kuşkusuz bu enerjinin düzenlilik sağlamak gibi bir rolü olmayacak, aksine ev tamamen karmaşaya düşecekti.

İşte Dünya”ya Güneş”ten gelen enerji de bilinçsiz bir enerji olduğu için, dünyadaki cansız maddeyi organize etmesi, böylece kompleks canlı sistemler oluşturması mümkün değildir. Eğer olsaydı, o zaman bunun deneylerle ispatlanması, örneğin enerjiye tabi tutulan “ilkel dünya” modellerinin kendi kendine organize olan canlı sistemler üretmesi gerekirdi. Oysa hiçbir zaman ne deney ne de gözlem yoluyla böyle bir süreç gözlemlenememiştir.

Düzensizlikten Düzene Geçen Yapılar

Bu gerçekler karşısında köşeye sıkışan evrimci araştırmacılar, fiziksel dünyada rastlanabilen bazı “düzenlileşme” örneklerine sarılmışlar ve bunlarla canlıların kökenini açıklayabileceklerini sanmışlardır. Belçikalı fizikçi Ilya Prigogine tarafından ortaya atılan “dissipative structures” (enerji dağıtan yapılar) kavramı, Turgut Gürer”in kaynak gösterdiği Eric D. Schneider ve James J. Kay tarafından da tekrar edilmektedir. (Enerji dağıtan yapılar hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Harun Yahya, Hayatın Gerçek Kökeni, 2000, s. 274-279)

Özetle, bu kişiler, doğadaki bazı yapıların enerji girişi sayesinde düzensizlikten düzenliliğe doğru gittiklerini ve bunun da canlıların bilinçli bir müdahale olmadan var olabilecekleri iddiasını desteklediğini savunmaktadırlar. Peki acaba söz konusu yapılar nasıl yapılardır? Turgut Gürer, makalesinde bu konuda şu örneği vermektedir:

 

“Şimdi sönümlü yapıları (dissipative structures) yakından tanıdığımız bir örnekle ele alalım: Konveksiyon akımları. İçi kızartma yağıyla dolu bir tava düşünün. Tavayı ısıtmaya başlayın. Alttan uygulanan sıcaklık başlangıçta molekülden moleküle iletilir. Moleküller düzensiz hareketler yapmaya başlar. Birbirlerine çarpıp seken bir sürü molekül! Ancak sıcaklık belirli bir kritik değeri aştığında, sistem kararsız hale gelir ve moleküller eşgüdümlü (koordine) hareket etmeye başlar. Böylece düzenli, dairesel konveksiyon akımları ortaya çıkar. Bu dairesel hareketin (konveksiyonun) başlamasının nedeni; akışkanın (yağın) soğuk olan üst tabakasının daha yoğun olup aşağıya doğru hareket etmeye; alttaki daha sıcak olan tabakanın da yoğunluğunun azalıp üste doğru hareket etmeye çalışmasıdır. Bu yöntemle, kızartma yağı içindeki moleküller ısıyı çok daha iyi sönümlemeye başlarlar. (Buna benzeyen Bénard konveksiyon hücresi deneylerinde, sıcaklık arttıkça spiralden altıgene dek giderek daha da örgütlü makroskopik yapılar ortaya çıkar!)”

 

Turgut Gürer, verdiği bu örneği yorumlarken de “moleküllerin örgütlü olarak hareket etmeye başlamasının”, genetik bir planla veya sistemin bilinciyle oluşmadığını, tamamen fizik yasalarının bir sonucu olduğunu belirtmektedir. Ve tüm bu mantıkların ardından varmaya çalıştığı sonuç ise, maddenin kendi kendine, fizik kurallarının bir sonucu olarak, düzensiz bir halden düzenli bir hale geçebileceği ve canlılığın da bu şekilde ortaya çıktığı idiasıdır.

Ancak Turgut Gürer”in ve kaynak olarak kullandığı Schrödinger, Kauffman, Schneider, Kay gibi evrimcilerin ya anlamadıkları ya da gizlemek istedikleri çok önemli bir gerçek vardır: Sözünü ettikleri “düzensizlikten düzenliliğe” geçiş örnekleri ile canlılığın kökeninin hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü canlılık, “düzenli” değil, “organize” bir yapıdır.

Düzenli Sistem ve Organize Sistem Farkı

Evrimcilerin bu konuda kullandıkları yanıltma, iki farklı kavramın, “düzenli” ve “organize” kavramlarının kasıtlı olarak karıştırılmasıdır.

Bunu şöyle bir örnekle açıklayabiliriz. Deniz kenarında dümdüz uzanan bir kumsal düşünün. Güçlü bir dalga kıyıya vurduğunda, bu kumsalda bazı büyüklü küçüklü kum tepecikleri, kumda dalgalanmalar oluşturur.

Bu bir “düzenleme” işlemidir: Deniz kıyısı açık bir sistemdir ve içeri doğru enerji akışı (dalga) kumsalın başlangıçtaki tekdüze görünümünü basit şekillere sokabilir. Termodinamik anlamda burada eskiye göre bir düzen oluşturabilir. Fakat şunu belirtmek gerekir ki, aynı dalgalar deniz kıyısında kumdan bir kale yapamazlar. Eğer kumdan yapılmış bir kale görürsek, bunu birinin yaptığından eminizdir. Çünkü kale “organize” bir sistemdir. Yani belli bir tasarıma ve bilgi içeriğine (enformasyona) sahiptir. Bilinçli bir kimse tarafından planlı bir biçimde, her parçası düşünülerek yapılmıştır.

Kale ile kum tepeleri arasındaki fark, birincisinin organize bir kompleksliğe, ikincisinin ise sadece basit tekrarlardan oluşan bir düzene sahip olmasıdır. Tekrarlardan oluşan düzen, bir daktilonun klavyesindeki “a” harfinin üzerine bir cisim düştüğü için (yani içeri giren enerji akımı ile) yüzlerce kere “aaaaaaaa…” yazması gibidir. Tabii ki “a”ların bu şekilde tekrarlı bir düzen içerisinde olması ne bir bilgi içerir, ne de herhangi bir komplekslik. Bilgi içeren kompleks bir harf sıralaması (yani anlamlı bir cümle, paragraf ya da kitap) yazmak için, mutlaka bir akla ihtiyaç vardır.

Aynı şey rüzgar, tozlu bir odaya girdiğinde de geçerlidir. Rüzgar odaya girdiğinde, daha önce yere tekdüze olarak yayılmış toz tabakası odanın belli bir kenarına toplanabilir. Bu yine termodinamik anlamda eskisine göre daha düzenli bir ortamdır, fakat toz parçacıkları hiçbir zaman rüzgarın enerjisiyle “kendi kendilerine organize olarak” odanın tabanında bir insan resmi oluşturamazlar.

Sonuç olarak doğal süreçlerle hiçbir zaman kompleks ve organize sistemler meydana gelemez. Ancak zaman zaman yukarıdaki örneklerdekine benzer basit düzenlemeler oluşabilir. Bu düzenlemeler de belli sınırların ötesine geçemezler. Turgut Gürer”in yukarıda aktardığımız tavadaki kızgın yağ molekülleri örneği de, yine basit bir “düzenleme” örneğidir.

Evrimciler bu şekildeki doğal süreçlerle kendiliğinden ortaya çıkan düzenlenme (self-ordering) olaylarını evrimin çok önemli bir kanıtı gibi sunmakta ve bunları sözde “kendini organize etme” (self-organization) örnekleri gibi göstermektedirler.

Halbuki düzenli sistemler basit sıralamalar, tekrarlar şeklinde yapılar içerirken, organize sistemler içiçe geçmiş son derece kompleks yapı ve işlevler içerirler. Organize sistemlerin ortaya çıkmaları için mutlaka bilinç, bilgi ve tasarıma ihtiyaç vardır. Aradaki bu önemli farkı evrimci bilim adamlarından Jeffrey Wicken şöyle tarif eder:

 

Organize” sistemleri “düzenli” sistemlerden dikkatlice ayırt etmek gerekir. İki sistemden hiçbiri “rastgele” değildir, ama düzenli sistemler basit kalıplardan oluştukları için hiç komplekslik taşımazken, organize sistemler her parçası yüksek bilgi içeren dış kaynaklı bir plana göre biraraya gelirler… Organizasyon, bu yüzden işlevsel kompleksliktir ve bilgi taşır.

 

Turgut Gürer”in aktardığı tezlerin asıl kaynağı olan Ilya Prigogine de bu kasıtlı kavram kargaşasına başvurmuş ve içeri doğru enerji akışı sırasında kendi kendine düzenlenen moleküllerin örneklerini, “kendiliğinden organize olma” şeklinde lanse etmiştir. Amerikalı bilim adamları Thaxton, Bradley ve Olsen The Mystery of Life’s Origin (Canlılığın Kökeninin Sırrı) adlı kitaplarında, bu durumu aşağıdaki gibi açıklarlar:

 

“… Her durumda sıvının içerisindeki moleküllerin rastgele hareketlerinin yerini, anında son derece düzenli bir davranış almaktadır. Prigogine, Eigen ve diğerleri buna benzer bir ‘kendi kendine organize olma’nın organik kimyanın esası olabileceğini ileri sürerler ve bunun da canlı sistemler için gerekli olan son derece kompleks molekülleri açıklayabilme potansiyeline sahip olduğunu iddia ederler. Fakat bu paralellikler hayatın kökeni sorusuyla alakasızdır. Bunun ana nedeni, bunların düzen ve kompleksliği ayırt etmeyi başaramamalarıdır.”

 

Evrimciler, Turgut Gürer”in “tavada kızaran yağ” örneğine çok benzer bir örnek daha kullanırlar: Suyun buz haline gelmesi. Onlara göre bu, biyolojik düzenliliğin kendiliğinden ortaya çıkabileceğine örnektir. Thaxton, Bradley ve Olsen ise mantığın sığlığını ve çarpıklığını şöyle açıklarlar:

 

“Suyun kristalize olup buza dönüşmesiyle, basit bir monomerin milyonlarca yıl içinde polimer halinde birleşerek DNA ve protein gibi kompleks moleküllere dönüşmesi arasındaki benzetme sık sık tartışılmaktadır. Her durumda benzetme açıkça yanlıştır… Isı alçaltılarak termal etki yeterince küçültüldüğünde, atomları birbirine bağlayan güçler, su moleküllerini düzenli kristalize bir dizilime sokarlar. Amino asit gibi organik monomerler ise herhangi bir ısıda, değil düzenli bir organizasyona, birleşmeye dahi tamamen karşı koyarlar.”

 

Kısacası, hiçbir fiziksel ya da kimyasal etki, canlılığın kökenini açıklayamamakta, Turgut Gürer gibi evrimciler tarafından hevesle savunulan “maddenin kendi kendini örgütlemesi” kavramı bir hayal olarak kalmaya devam etmektedir.

Sonuç: “Maddenin Kendini Örgütlemesi” Materyalist Bir Dogmadır

Turgut Gürer”in (ve tüm Bilim ve Ütopya ekibinin) “maddenin kendi kendini örgütlemesi” kavramıyla savundukları iddia, cansız maddenin kendi kendini düzenleyip, organize edip, kompleks bir canlı varlık meydana getirebileceği yönündeki inançtır. Bu kesinlikle bilime aykırı bir inançtır, çünkü bütün gözlem ve deneyler, maddenin böyle bir yeteneğinin olmadığını göstermektedir. Ünlü İngiliz astronom ve matematikçi Sir Fred Hoyle bunu şöyle bir örnekle anlatır:

 

Eğer gerçekten maddenin içinde, onu yaşama doğru iten bir iç-prensip olsaydı, bunun bir laboratuvarda kolaylıkla gösterilebilmesi gerekirdi. Örneğin bir araştırmacı, ilkel çorbayı temsil eden bir yüzme havuzunu deney için kullanabilirdi. Böyle bir havuzu istediğiniz her türlü cansız kimyasalla doldurun. Ona istediğiniz her türlü gazı pompalayın, ya da üzerine istediğiniz her türlü radyasyonu verin. Bu deneyi bir yıl boyunca sürdürün ve (hayat için gerekli olan) 2000 enzimden kaç tanesinin sentezlendiğini kontrol edin. Ben size cevabı şimdiden vereyim ve böylece bu deneyle zamanınızı harcamayın: Kesinlikle hiçbir şey bulamazsınız, belki oluşacak birkaç amino asit ve diğer basit kimyasal maddeler dışında.

 

Peki evrimciler neden hala “maddenin öz örgütlenmesi” gibi bilimsel olmayan senaryolara inanmaktadırlar? Neden canlı sistemlerde açıkça görülen bilinci ve tasarımı reddetme konusunda bu kadar ısrarcıdırlar?

Bu soruların cevabı, evrim teorisinin asıl temeli olan materyalist felsefede gizlidir. Materyalist felsefe, sadece maddenin varlığını kabul eder, bu durumda canlılara da sadece maddeye dayalı bir açıklama getirilmesi gerekmektedir. Evrim teorisi bu zorunluluktan doğmuştur ve her ne kadar bilime aykırı da olsa, sırf bu zorunluluk uğruna savunulmaktadır. New York Üniversitesi’nde kimya profesörü ve DNA uzmanı olan Robert Shapiro, evrimcilerin “maddenin kendi kendini organize etmesi” konusundaki inançlarını ve bunun kökeninde yatan materyalist dogmayı şu şekilde açıklar:

 

Bizi basit kimyasalların var olduğu bir karışımdan, ilk etkin replikatöre (DNA veya RNA”ya) taşıyacak bir evrimsel ilkeye ihtiyaç vardır. Bu ilke “kimyasal evrim” ya da “maddenin öz örgütlenmesi” (self-organization) olarak adlandırılır, ama hiçbir zaman detaylı bir biçimde tarif edilmemiş ya da varlığı gösterilememiştir. Böyle bir prensibin varlığına, diyalektik materyalizme bağlılık uğruna inanılır.

 

İşte Bilim ve Ütopya ekibinin de sorunu, “diyalektik materyalizme körü körüne bağlılık”tır. Bu nedenle, evrim teorisinin aleyhindeki bilimsel bulguları bile “biyoteknoloji materyalizmi kanıtlıyor” gibi başlıklarla çarpıtmaya çalışmaktadırlar. Kendi kapalı dünyalarında birbirleriyle röportajlar ve paneller yapıp, bunları ve sağdan-soldan buldukları evrimci yazıları tercüme edip yayınlayarak, büyük bir bilimsel faaliyet yaptıklarını sanmaktadırlar.

Oysa biraz açık düşünebilseler, bilimin materyalizmi kanıtlamak bir yana yerle bir ettiğini, evrim teorisinin can çekiştiğini ve yaşamın asıl kaynağının Yaratılış olduğunu göreceklerdir.

Ayrıca bakınız

Current Biology Dergisi’ne Cevap: Dişli Horozbinalar Evrim Geçirmedi, Yaratıldı

Current Biology dergisinde 30 Mart 2017’de yayınlanan bir makalede, bilimsel adı “meiacanthus grammistes” olan dişli …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.